Özgürlük 0 ve 1 Değil!
Bu düşünceyi çok basit bir örnekte çalıştıramadım.
Beni bir odaya koyun. Kapıyı dışarıdan kilitleyin, hatta zincirleyin. Çıkmak istiyorum fakat çıkamıyorum. Buraya kadar kolay; dışarı çıkma konusunda özgürlüğümün kısıtlandığını rahatça söyleriz. Sonra kapının altından bir zarf gönderin. Zarfın beni niye odaya kapattığınızla hiçbir ilgisi olmasın. Mesela sahibi olduğum bir şirket için devir teklifi gelsin. Teklifin bedelini okuyayım, şartlarına bakayım, ister kabul edeyim, ister reddedeyim, ister üstünü çizip kendi şartlarımı yazayım. Siz de verdiğim cevaba hiç karışmayın.
Şimdi söyleyin: Ben özgür müyüm?
“Özgür değilsin” deyip geçersek şirket devri konusunda sahip olduğum karar alanını açıklayamıyoruz. Şirketi devretme kararımı kim verdi? Ben. Teklifi reddetmemi kim engelledi? Kimse. “Özgürsün” dersek bu kez kapıya dönüyoruz; kolunu çevirip dışarı çıkabiliyor muyum? Hayır.
Demek ki elimizdeki 0 ve 1 anahtarı bir yerde bozuluyor. Aynı anda odadan çıkmakta özgür olmayıp şirketimi devretmekte özgür olabiliyorum. Cümle ilk okuyuşta ters gelebilir, yine de ortada mantıksal bir çelişki yok. Çelişki olması için aynı anda, aynı konuda, aynı anlamda hem özgür hem özgür olmamam gerekirdi. Burada iki ayrı eylemden söz ediyoruz.
Benim kafamdaki düğme burada kırıldı. “Özgür müsün?” sorusu da bir anda fazla kaba görünmeye başladı. Neyi yapmakta özgürüm? Kim beni engelliyor? Kararı vermem mi engelleniyor, verdiğim kararı uygulamam mı? Bir tek alan mı kapalı, yoksa hayatımın tamamı mı başka birinin kontrolünde? Soruları böyle kurunca özgürlük, aç-kapa anahtarından çok ayarı olan bir şeye benzemeye başlıyor.
Bu yazıda bunu kurcalamak istiyorum. Önce kullandığımız kelimenin ne yaptığını görelim. Aynı tartışmada özgürlük derken bazen gücü, bazen hakkı, bazen izni, bazen iradeyi, bazen de yalnızca kimsenin bize karışmamasını kastediyoruz. Sonra bunlardan birini kullanıp öteki hakkında sonuç çıkarıyoruz.
Biraz düşünün. Şu anda yapamadığınız birkaç şeyi aklınıza getirin. Yapamamanızın sebebi ne? Fizik mi, para mı, bir yasa mı, başka bir insan mı, verdiğiniz bir söz mü, korku mu, beceri eksikliği mi? Belki de zaten yapmak istemiyorsunuz. Bunların hepsine “özgür değilim” dediğimizde gerçekten aynı şeyi mi söylüyoruz?
“Özgürüm” deyince cümlenin yarısını yutuyoruz
“Yakınım” desem ne sorarsınız? Neye yakınsın? Eve mi, bana mı, İstanbul’a mı? “Üstünde” desem yine eksik kalır; neyin neyin üstünde olduğunu bilmek istersiniz. “Özgürüm” derken bu eksikliği pek fark etmiyoruz, fakat kelimenin yapısında benzer bir durum var.
Hapisten çıkan biri “nihayet özgürüm” dediğinde adamın yer çekiminden kurtulduğunu düşünmüyoruz. Sabah işe gitmesi gerekiyorsa “hani özgürdün?” diye sormuyoruz. Ne kastettiğini bağlamdan tamamlıyoruz: artık cezaevinde tutulmuyor. Bir gazete için “özgür” dediğimizde kapısının kilitsiz olmasını kastetmiyoruz; yayın kararlarının başka bir güç tarafından zorla belirlenmemesinden söz ediyoruz. Parasını kendi istediği gibi harcayabilen biri için kullandığımız özgürlük de başka bir alana bakıyor.
Kelime tek başına dolaşıyor olsa da kafamızda gizli bir cümle var:
Bir kişi, belirli bir konuda, belirli bir engel veya müdahale karşısında özgürdür.
“Belirli bir konuda” kısmını çıkardığımız anda sorun başlıyor. Beni odaya kilitlediniz, hareket alanıma müdahale ettiniz. Şirket devri zarfına istediğim cevabı vermeme ise karışmıyorsunuz. Sizin kontrolünüz her yere yayılmıyor; bir alanda var, diğerinde yok.
Bir insanın tek bir hareketini engellediğim anda bütün özgürlüğünü yok etmiş olur muyum? Telefonunu beş dakika kullanmasına izin vermedim diye artık bütünüyle özgür olmayan biri mi? Arabasını belirli bir sokağa sokmasına izin verilmedi diye bütün hayatı esarete mi dönüştü? Bir insanın yüz ayrı karar alanından birine müdahale edilmesiyle yüzüne birden müdahale edilmesi arasında hiç fark bırakmayacaksak “özgürlük” kelimesi pek fazla iş yapmıyor demektir.
0 ve 1 meselesi nerede karışıyor?
Belirli bir özgürlük önermesi gerçekten ikili olabilir. “Saat 15.00’te bu odadan çıkmam fiziksel olarak engelleniyor mu?” sorusuna gayet net biçimde evet veya hayır diyebiliriz. Buradan insanın bütün özgürlüğünün tek bir dev anahtara bağlı olduğu sonucu çıkmıyor, çünkü tek bir önerme konuşmuyoruz. Bir insanın yüzlerce farklı eylemine ilişkin yüzlerce ayrı önerme kurabiliriz.
Bir elektrik panosu düşünün. Üzerinde yirmi sigorta var. Biri kapalı, ikisi açık, üçü kapalı. Tek tek her sigorta için “açık mı, kapalı mı?” diye ikili cevap verebiliriz. Panonun tamamını tek sigorta sanmak ise başka bir şey.
Özgürlükte de aynı ayrım işe yarıyor. Seyahat bakımından kısıtlı olup konuşma bakımından serbest olabilirsiniz. Malınız hakkında karar verebilir, bulunduğunuz binadan ayrılamayabilirsiniz. Bir dini benimsemekte serbest olup belirli bir mesleğe giremeyebilirsiniz. Tek tek önermelerin doğru veya yanlış olmasıyla kişinin bütün özgürlüğünün tek boyutlu olması aynı mesele değil.
Mantığın çelişmezlik ilkesi de “bir insan ya tamamen özgürdür ya tamamen köledir” demiyor. İlkenin söylediği şey daha dar: bir önerme ile onun olumsuzu aynı zamanda, aynı bakımdan ve aynı anlamda birlikte doğru olamaz.
“Ön kapı açık, arka kapı kapalı” dediğinizde çelişki yaşamazsınız. “Ali konuşmakta özgür, binadan çıkmakta özgür değil” dediğinizde de yaşamazsınız. Çelişki için aynı şeyi sabitlemeniz gerekir: “Ali saat 15.00’te, aynı koşullar altında, odadan çıkmak bakımından hem engelleniyor hem engellenmiyor.” İşte bu ikisini birlikte savunamazsınız.
Buradaki aynı bakımdan şartını kaldırınca mantığın söylediğinden çok daha kaba bir iddia üretmiş oluruz.
Kilitli odadaki insanın iradesi de mi kilitli?
Odaya geri dönelim. Kapı zincirli, anahtar sizde. Çıkmak istiyorum ve çıkamıyorum. Şirket devri zarfını ise tamamen ayrı tutuyoruz. Teklifi okuyorum, değerlendiriyorum, istediğim cevabı yazıyorum. Siz cevabın içeriğine müdahale etmiyorsunuz.
Burada iki ayrı şey oluyor. Çıkma kararımı verebiliyorum fakat uygulayamıyorum. Şirket hakkındaki kararımı ise hem verebiliyor hem uygulayabiliyorum. Böyle bakınca istemek ile yapabilmek arasındaki fark da ortaya çıkıyor.
Odadan çıkmayı gerçekten isteyebilirim. Karar bana ait olabilir. Kilit, kararın bana ait olmasını engellemek zorunda değil; kararı eyleme çevirmemi engelliyor. Şirket teklifindeyse kararın oluşumu da cevabın gönderilmesi de benim alanımda kalıyor.
Bu yüzden irade özgürlüğü ile eylem özgürlüğü aynı şey olmak zorunda değil. Bir şeyi seçebilirsiniz fakat yapamayabilirsiniz. Tersi de mümkün: fiziksel olarak önünüzde seçenekler vardır, karar süreciniz ise tehdit altında olabilir.
Kapıyı açıp “çıkabilirsin, yalnız çıkarsan ailene zarar veririm” dediğimi düşünün. Kapı artık açık. Fiziksel hareket imkanı mevcut. Buna rağmen “çıkıp çıkmamakta tamamen özgürdü” cümlesinde bir şeylerin eksik olduğunu hissederiz. Demek ki yalnızca kapının açık veya kapalı olmasına bakarak özgürlüğün bütününü anlayamıyoruz.
Buraya kadar lafla gittik, biraz da iskeletini görelim
Oda örneği bize tek bir kısıtlamanın bütün özgürlük alanlarını yok etmediğini gösteriyor. Bunu daha sıkı biçimde yazabiliriz. Formalize etmek dediğimiz şey burada matematik gösterisi yapmak değil; cümlenin içine saklanan ilişkileri görünür hale getirmek.
F(x,a,c,t) ifadesi şu anlama gelsin:
x kişisi, t anında, c müdahalesi veya kısıtı bakımından, a eylemini gerçekleştirmede özgürdür.
Odaya kapatılmış kişiye H diyelim. Odadan çıkma eylemi Ç, şirket devrine cevap verme eylemi D olsun. Aynı anda şu iki önerme doğru olabilir:
¬F(H, Ç, kilit, t) — H, kilit nedeniyle odadan çıkmak bakımından özgür değildir.
F(H, D, şirket kararına müdahale, t) — H, şirket devrine cevap verme bakımından ilgili dış müdahaleden özgürdür.
Ç ile D aynı eylem olmadığı için iki önerme birbirini yemiyor.
Argümanı normal Türkçeyle de kurabiliriz:
Öncül 1: Bir kişinin belirli bir eylemde engellenmesi, en az bir özgürlük alanının kapalı olduğunu gösterir.
Öncül 2: Bir kişinin hiçbir konuda özgür olmaması için ilgili bütün eylem alanlarının kapalı olması gerekir.
Öncül 3: En az bir alanın kapalı olması, bütün alanların kapalı olmasını gerektirmez.
Sonuç: Bir sınırın varlığından kişinin bütün özgürlüğünün yokluğu çıkarılamaz.
Koca mesele bazen “bir tane” ile “hepsi” arasındaki farktan çıkıyor. Restoranda köfte bitti diye mutfakta yiyecek kalmadığını söylemekle aynı hata.
Tersine de dikkat etmek gerekiyor. Şirket devri konusunda özgür olmam, bütün hayatımda özgür olduğumu göstermiyor. Bir tek açık alandan “her şey açık” sonucu da çıkmaz. İki tarafta da aynı nicelik hatası var.
“Özgür insan hiçbir kısıtlamaya tabi olmaz” dediğiniz anda sonucu yazmış oluyorsunuz
Şöyle bir argüman kuralım: “Özgür insan hiçbir kısıtlamaya tabi olmaz. Bütün insanlar bazı kısıtlamalara tabidir. O halde hiçbir insan özgür değildir.”
Biçim düzgün. Sıkıntı ilk öncülde.
Özgürlüğü baştan “hiçbir kısıtlamanın bulunmaması” diye tanımladığınız için insanı daha tartışmaya başlamadan kavramın dışına attınız. İnsan bedene sahip, zamana tabi, aynı anda iki yerde bulunamıyor, her şeyi bilmiyor, her şeyi yapamıyor, enerjisi sınırlı, ölüyor ve başka insanlarla aynı fiziksel dünyayı paylaşıyor.
Böyle bir tanımdan “özgürlük yokmuş” sonucu çıkarmak yerine daha dikkatli konuşmak gerekir:
Özgürlüğü hiçbir sınırın bulunmaması şeklinde tanımlarsanız hiçbir insan bu tanıma uymaz.
Bu iki cümle aynı şeyi söylemiyor.
Aynı yöntemi başka kelimelerde deneyin. “Bilgili insan her şeyi bilen kişidir” diye tanımlayın, dünyada bilgili insan bırakmazsınız. “Güçlü insan hiçbir engelle karşılaşmayan kişidir” derseniz bütün insanlık güçsüz çıkar. “Sağlıklı insan bedeninde en ufak kusur bulunmayan kişidir” dediğinizde sağlık kavramını günlük kullanımından koparırsınız.
Mantıksal biçimin düzgün olması, başlangıçta seçtiğiniz tanımın kullanışlı olduğu anlamına gelmez.
İyi bir tanım ne işe yarar?
Tanımın işi yalnızca kulağa temiz gelmek değil; gerçek hayattaki önemli farkları ayırabilmek.
Kilitli oda ile açık oda arasında fark varsa tanım bunu yakalamalı. Silah zoruyla imzalanan sözleşmeyle sakin kafayla yapılan sözleşmeyi ayırabilmeli. Şirket devri zarfına kendi istediğim cevabı vermekle başımda biri dikilip “şunu imzala” demesi arasındaki farkı taşıyabilmeli.
Bütün bunları “sonuçta herkes bir şeye bağlı, o zaman herkes köle” diyerek tek kelimeye sıkıştırabiliriz. Böyle yaptığımızda kelime güçlü görünürken açıklama gücü zayıflıyor.
Kavram dediğimiz şey biraz da bunun için var: birbirine benzeyen ama önemli noktalarda ayrılan durumları birbirinden seçebilmek.
Kölelik her kısıtlamanın adı olursa kölelik neyi anlatacak?
Beni bir odaya kilitlediğinizde hareket özgürlüğümü ciddi biçimde engelliyorsunuz. Buradan otomatik olarak “artık köleyim” sonucu çıkarmak ise ayrı bir sıçrama.
Kölelik çok daha geniş bir hakimiyet ilişkisini anlatıyor. Bir insanın başka biri üzerinde beden, emek, hareket, karar ve hayat düzeni bakımından kapsamlı bir kontrol kurması gibi.
Bir saat boyunca odaya kapatılmak ağır bir özgürlük ihlali olabilir. Hürriyetten yoksun bırakılma olabilir. Esaret olabilir. Aynı kişi şirketimi kime satacağıma hiç karışmıyorsa kontrol alanının bütün hayatımı kapsamadığını da görürüz.
“Kölelik” kelimesini her bağımlılığa, her engele, her yükümlülüğe ve her sınıra yayarsak başta çok vurucu bir dil elde ederiz. Bir süre sonra yer çekimine bağlı olmakla başka bir insanın keyfi hakimiyeti altında yaşamak aynı kelimenin içine düşer. Açım, biyolojimin kölesiyim. Sabah işe gidiyorum, işimin kölesiyim. Söz verdim, sözümün kölesiyim. Kahve içiyorum, kahvenin kölesiyim.
Duygu artarken kavramın ayırt etme gücü azalıyor.
“Yapabiliyorum” dediğinizde neyi kastediyorsunuz?
Bir kafeye girdiniz ve “burada sigara içebilir miyim?” dediniz. Garsonun “akciğerlerin çalışıyorsa tabii” demesini beklemiyorsunuz. Fiziksel kapasitenizi sormadınız, izin sordunuz.
Doktor “merdiven çıkabilir misin?” dediğinde de apartmanın yönetmeliğini merak etmiyor. Bedeniniz buna yetiyor mu diye soruyor.
Aynı “-ebilmek” yapısı iki ayrı kavramı taşıyor.
“Özgürsem sana vurabilmeliyim” dediğinizde de cümleyi açmak gerekiyor. Kolunuzu kaldırıp bana vurabilecek fiziksel güce sahip olmanızı mı kastediyorsunuz, yoksa bana vurmaya hakkınız olmasını mı?
İlkinden ikincisi çıkmıyor.
Burada birkaç kavramı ayrı çekmecelere koymak faydalı. Kapasite, fiilen ne yapabildiğinizi anlatır. İzin, belli bir kural sistemi içinde neye müsaade edildiğini söyler. Hak, başkalarına karşı ileri sürebileceğiniz daha kuvvetli bir talep veya korunmuş alanı anlatır. İrade, kararın sizin değerlendirme sürecinizden çıkmasıyla ilgilidir. Kontrol, verdiğiniz kararı ne kadar uygulayabildiğinizi gösterir.
Telefonunuz masada duruyor. Elimi uzatıp alabilecek gücüm var: kapasite. Siz “al, kullan” dediniz: izin. Telefon zaten benimse başka bir yapı var: hak. Telefonu gerçekten almak istiyorsam irade devreye giriyor. Ellerim bağlıysa istiyorum fakat kararımı uygulayamıyorum: kontrol eksik.
Hepsi hareket alanıyla ilgili, hiçbiri birbirinin aynısı değil.
Normatif ne, betimleyici ne?
“Betimleyici” ve “normatif” kelimeleri ilk bakışta okul kitabından kaçmış gibi duruyor. Yaptıkları iş ise gayet gündelik.
Pencereden dışarı bakıp “yağmur yağıyor” dediğinizde dünyada ne olduğunu anlatıyorsunuz. Bu betimleyici.
“Yağmurda kalan çocuğa şemsiye vermelisin” dediğinizde artık nasıl davranılması gerektiğine ilişkin hüküm veriyorsunuz. Bu normatif.
Özgürlükte de üç ayrı katman var. “Kapı kilitli” betimleyici. “Bu insanı burada kilitlememelisiniz” normatif. “Bu yazıda fiziksel hareket özgürlüğü derken kişinin dış müdahale olmadan yer değiştirebilmesini kastediyorum” tanımlayıcı.
Biri kelimeyi tanımlıyor, biri dünyayı anlatıyor, biri dünya hakkında hüküm veriyor.
“Bu eylemi yapabiliyorum” betimleyici bir olgu olabilir. “Bu eylemi yapmaya hakkım var” normatif bir iddiadır. Birinciden ikinciye geçmek istiyorsanız araya ayrıca bir ilke koymanız gerekir.
Mesela şöyle:
Bir insan fiziksel olarak yapabildiği her şeyi yapmaya hak sahibidir.
Bu öncülü kabul ettiğinizde argümanın nerede durduğunu en azından biliyoruz. Ardından öncülü test etmek gerekiyor. Birini kandırabiliyorsanız kandırmaya hakkınız var mı? Telefonunu alabiliyorsanız almaya hakkınız var mı? Bir kapıyı kırabiliyorsanız içeri girmeye hakkınız var mı?
Bir ilkeyi yalnızca hoşumuza giden örneklerde kullanırsak ilke kurmuş olmayız.
“Başkalarına zarar vermeden istediğini yapmak” gerçekten tanım mı?
Özgürlük için sık kullanılan bir ifade var: “Başkalarına zarar vermeden istediğini yapabilmek.”
Bu cümlenin içinde iki ayrı iş olabilir. “İstediğini yapabilmek” hareket alanını anlatıyor. “Başkalarına zarar vermemek” ise bu alanın nasıl kullanılması gerektiğine ilişkin kural getiriyor.
İkinci bölüm özgürlük kelimesinin zorunlu sözlük anlamı olmak yerine, özgürlüğün kullanımına eklenen normatif bir ilke olabilir.
Bunu ayırmadığımızda “başkasına zarar veremiyorsam nasıl özgürüm?” itirazı çıkıyor. Cümleyi ikiye böldüğümüzde cevap daha temiz hale geliyor: bir eylemin yasaklanması o eylem bakımından hareket alanınızı daraltabilir; bundan bütün özgürlük kavramının ortadan kalkması çıkmaz.
Özgürlüğü ahlaki övgüyle de aynı torbaya koymayalım. İnsan özgürce çok kötü bir karar verebilir. Parasını saçabilir, ilişkisinde hata yapabilir, kötü yatırım yapabilir. “Kararı gerçekten kendisi mi verdi?” ile “karar iyi miydi?” iki ayrı soru.
Sınırsız özgürlük ikinci insan gelene kadar kolay
Özgürlüğü hiçbir sınıra tabi olmamak şeklinde düşünelim. Evrende tek bir insan varsa bunu kafada kurmak kolay. İkinci insan geldiği anda iki irade aynı fiziksel dünyayı kullanmaya başlıyor.
A odaya girmek istiyor, B A’yı içeri almak istemiyor. A arabayı kullanmak istiyor, B de kullanmak istiyor. A yüksek sesle müzik istiyor, B sessizlik istiyor.
İki isteğin çatışması kendi başına mantıksal çelişki değil. İnsanların farklı şeyler istemesi normal. Mantıksal sıkıntı, kurduğumuz kural sistemi aynı eylem hakkında aynı şartlarda hem “izin var” hem “izin yok” sonucunu ürettiğinde ortaya çıkıyor.
A’ya “yapabildiğin her şeyi yapma konusunda sınırsız yetkin var” diyelim. B’ye de “kendi bedenine kimin dokunacağı konusunda sınırsız son söz sende” diyelim. A, B’nin bedenine rızası dışında dokunmak istediğinde iki mutlak iddia çarpışıyor. A’nın sınırsız yetkisi eylemi içeri alıyor, B’nin sınırsız dışlama yetkisi aynı eylemi dışarı atıyor.
Burada “ikisinin de özgürlüğü sonsuz” demek karar üretmiyor. Hangi iddianın kapsamını daraltacağınızı söylemek zorundasınız.
Bir harita düşünün. İki kişiye de “bütün harita üzerinde son söz sende” diyorsunuz. Aynı evin kapısına geldiklerinde biri “gireceğim”, diğeri “girmeyeceksin” diyor. Fiziksel dünya, iki sınırsız iddiayı aynı anda gerçekleştirmiyor.
Çok failli dünyada sınırsızlık burada tökezliyor.
Sınır bazen özgürlüğü azaltırken başka bir özgürlüğü koruyabilir
Senin evinin kapısı benim bir hareket seçeneğimi kapatıyor; istediğim an içeri giremiyorum. Aynı tür sınır benim evimi de başkasının keyfi kullanımına karşı koruyabilir.
Senin bedenine istediğim gibi dokunamamam benim seçeneklerimden birini kapatıyor. Aynı sınır benim bedenim üzerinde de daha istikrarlı kontrol kurmamı sağlayabilir.
Bu yüzden “yasak sayısı azaldıysa özgürlük mutlaka arttı” denklemi her durumda çalışmıyor. Bazı sınırlar bir hareketi kapatırken başka bir hareket alanını daha güvenli hale getirebilir.
Trafiği düşünün. “Herkes istediği şeritten istediği yöne gitsin” dediğimizde tek tek sürücülerin yapabileceği manevra sayısı artar. Bir süre sonra yolu kullanabilme imkanının kendisi düşebilir. Bazı kurallar tek tek seçenekleri azaltıp toplam hareket imkanını artırabilir.
Buradan “her kural iyidir” sonucu çıkmıyor. Çıkan şey daha sınırlı: “kural var = özgürlük yok” formülü yeterli değil.
Seçenek sahibi olmakla özgür seçim yapmak aynı şey mi?
Biri size silah doğrultup “cüzdanını ver ya da vururum” diyor. Teknik olarak seçenekleriniz sıfırlanmadı. Parayı verebilir, vermeyebilir, kaçmayı deneyebilirsiniz.
Sırf seçenek sayısı birden büyük diye bu durumu serbest bir alışveriş gibi görmüyoruz. Markette “ürün yüz lira, ister al ister alma” cümlesi de seçenek sunuyor. Aradaki fark seçeneklerin sayısından çok, nasıl üretildiğinde.
Başka biri belirli bir seçeneği seçmeniz için kasıtlı olarak ağır bir bedel oluşturuyor mu? Tehdit var mı? Çıkış yolu gerçek mi? Karar alanınız üzerinde başka bir iradenin kontrolü var mı?
Bir insan “evet” diyebilir ve bu evet her zaman aynı yapıda olmayabilir. “Kahve ister misin?” sorusuna verilen evet ile “bunu imzala, yoksa ailene zarar veririm” tehdidine verilen evet ses olarak aynı kelime. İrade bakımından aynı olay sayılmaz.
Kapı açıkken de tahakküm altında olabilirsiniz
Bir odadasınız, kapı şu anda açık. İstediğiniz an dışarı çıkabiliyorsunuz. Anahtar ise başka birinin elinde ve o insan istediği saniye kapıyı kilitleyebiliyor. “Bugün iyi davranırsan açık bırakırım” diyor.
Fiilen engellenmiyorsunuz. Hareket alanınız yine de başka birinin keyfine bağlı.
Burada tahakküm kavramı işe yarıyor. Tahakküm, yalnızca birinin şu anda size emir vermesi anlamına gelmez. Başka bir failin hayatınızın önemli bir alanı üzerinde istediği zaman kullanabileceği ve sizin denetleyemediğiniz keyfi bir güç taşıması da özgürlük açısından önemlidir.
Kilitli oda örneğimizde fiziksel hareket üzerinde doğrudan kontrol var. Şirket devri konusunda karışmadığınızı varsaydığımız için aynı kontrol o alana yayılmıyor.
Bir insan böylece aynı anda bir konuda tahakküm altında, başka bir konuda kendi karar alanına sahip olabilir.
Kendi koyduğunuz sınır ile başkasının koyduğu sınır aynı yapıda mı?
Bugün bir sözleşme imzalayıp yarın kendi seçeneklerinizi azaltabilirsiniz. Borç alıp ödeme tarihi kabul edersiniz. Bir işi cuma günü teslim edeceğinize söz verirsiniz. Sabah sekizde kalkmak için alarm kurarsınız. Bir ortaklığa girip bazı yükümlülükler üstlenirsiniz.
Ertesi gün bu yükümlülük sizi gerçekten sınırlar. Kaynağı ise odaya zorla kilitlenmeyle aynı değildir. Birinde daha önce verdiğiniz kararın sonraki davranışınıza taşıdığı bir taahhüt var, diğerinde başka bir fail dışarıdan kontrol kuruyor.
İkisine de yalnızca “sınır” deyip geçmek önemli bir ayrımı siliyor.
İnsan özgürlüğünün ilginç taraflarından biri burada çıkıyor: özgürlüğünüzü kullanarak gelecekteki bazı seçeneklerinizi kendi elinizle kapatabiliyorsunuz. Bunu bazen uzun vadeli bir amaç için özellikle yapıyorsunuz.
Her imzanın otomatik olarak özgür irade ürünü olduğunu da söyleyemeyiz. Tehdit, kandırma, bilgi saklama veya kişinin karar verme kapasitesindeki sorunlar ayrıca incelenir. Yine aynı yere dönüyoruz: olayın türünü bilmeden yalnızca “sınır var” demek yetmiyor.
Kararımın sebebi varsa ben nerede kaldım?
Şirket devri zarfını kendi isteğimle cevapladığımı söyledik. “Kendi isteğim” dediğimiz şeyin içine girdiğimizde daha zor bir soru çıkıyor. Geçmişim, eğitimim, maddi durumum, karakterim, korkularım, şirket hakkındaki beklentilerim, ailem ve o günkü ruh halim kararımı etkiliyor.
Buradan bazen “kararının sebepleri var, öyleyse özgür değilsin” sonucuna geçiliyor. Bir kararın nedeninin bulunmasıyla başka bir insanın o kararı zorla kendi istediği yönde üretmesi aynı yapı olmadığı için bu geçiş fazla hızlı.
Şirketi satıyorum çünkü fiyatı çok iyi buldum. Bir neden var. Şirketi satıyorum çünkü biri ailemi tehdit etti. Yine neden var. İki olay da sebepli, fakat “benim kararım” dediğimiz şey açısından aynı görünmüyorlar.
Özgür iradeyi tamamen sebepsiz karar diye tanımladığımızda başka bir sorun ortaya çıkıyor. Hiçbir düşüncem, amacım, karakterim, arzum veya gerekçem seçim üzerinde etkili olmayacaksa sonuç bana neden daha çok ait olsun?
Çayla kahve arasında seçim yapıyorum. Kahveyi seviyorum, uykuluyum, kokusunu beğeniyorum ve kahveyi seçiyorum. “Bunların hepsi sebep, o halde özgür değilsin” denebilir. Hiçbir sebep bulunmadan zihnimde rastgele “kahve” sonucu belirirse daha mı özgür oldum?
Yazı tura sonucuna benzeyen bir kararın bana aitliği, düşünüp taşındığım karardan neden daha yüksek olsun?
Bu nedenle “kararın sebebi var mı?” sorusunun yanına başka sorular koymak gerekiyor. Karar hangi mekanizmadan çıktı? Yeni bilgi geldiğinde fikrinizi değiştirebiliyor musunuz? Gerekçeleri karşılaştırabiliyor musunuz? Tehdit ortadan kalksa yine aynı kararı verir miydiniz? Başka bir insan karar sürecinizi ele geçirmiş mi?
Fail dediğimiz kim?
“Fail” kelimesini hukuk haberlerindeki anlamından biraz çıkaralım. Burada fail, en sade haliyle eylemin kendisine nispet edildiği özne.
Rüzgar taşı yuvarlıyor. Taş hareket ediyor fakat plan yapmıyor. İnsan taşı alıp belirli bir yere koyuyor; burada hareketin arkasında amaç kuran ve değerlendiren bir merkez bulunuyor.
“Kendi hayatının faili olmak” bütün evreni kontrol etmek demek değil. Direksiyon örneği daha iyi çalışıyor.
Yolu siz yapmadınız, hava şartlarını seçmediniz, arabanın motorunu siz icat etmediniz, benzin sınırlı ve trafik var. Direksiyonun sizin elinizde olmasıyla arkadaki birinin kafanıza silah dayayıp “sola dön” demesi arasında yine de gerçek bir fark var.
Özgürlüğü konuşurken çoğu zaman yakalamaya çalıştığımız fark buna benziyor.
Aynı kelimeyi yolun ortasında başka anlama çevirmeyelim
Mantık konuşacaksak terimlerin anlamını mümkün olduğunca sabit tutmak gerekiyor. Tartışmaya “özgürlük = fiziksel olarak bir şeyi yapabilmek” diye başlayıp biraz sonra “özgürsem bunu yapmaya hakkım vardır” diyemeyiz. Sonra kelimeyi “kendi kararını vermek” anlamına getirip en sonda “hiçbir sınır bulunmaması” diye bitirirsek aynı ses dizisini dört ayrı kavram için kullanmış oluruz.
Kapasiteye kapasite, hakka hak, izne izin, iradeye irade demek bu yüzden faydalı. Bunların birbirleriyle ilişkisini ayrıca tartışabiliriz. Hepsinin üzerine “özgürlük” yazıp tek kavrammış gibi hareket ettiğimizde sonuçlar birbirine sızıyor.
“Bazı”, “bütün” ve “hiçbiri” küçük kelimeler ama büyük iş yapıyor
“Bazı davranışlarım engelleniyor” cümlesinden “bütün davranışlarım engelleniyor” sonucu çıkmaz. “Herkes bazı konularda karar verebiliyor” dediğinizde de “herkes her konuda özgürdür” demiş olmuyorsunuz.
Özellikle şu ikisini ayırmak gerekiyor:
Hiç kimse mutlak anlamda sınırsız değildir.
Hiç kimse hiçbir konuda özgür değildir.
Bunlar birbirinden çok farklı iddialar.
Hiçbir insan sonsuz bilgiye sahip olmadığı için bilgi kavramını çöpe atmıyoruz. Sonsuz güçlü insan bulunmuyor diye güç yok demiyoruz. İnsan ömrü sınırlı diye yaşamı hayal saymıyoruz.
Özgürlüğe gelince çıtayı neden bir anda sonsuza kaldırdığımızı ayrıca açıklamak gerekiyor.
Özgürlük tek bir yüzdeye çevrilmek zorunda değil
0 ve 1 modelinden çıkınca “o zaman yüzde 63 özgür müyüz?” diye sormak mümkün. Tek bir sayı vermek zorunda değiliz.
Bir uçak kokpitini düşünün. Uçağın durumunu tek gösterge anlatmıyor. Hız başka, irtifa başka, yakıt başka, motor sıcaklığı başka. Bunların her biri ayrı bilgi veriyor.
Özgürlükte de fiziksel hareket alanı, ifade alanı, ekonomik seçenekler, bedensel kontrol, hukuki izin, sözleşmeden çıkış imkanı, dış tehdit, manipülasyon, karar verme kapasitesi ve başka insanların keyfi müdahale gücü gibi farklı boyutlar düşünülebilir.
Kilitli odadaki ben fiziksel hareket bakımından ciddi biçimde kısıtlıyım. Şirket kararı konusunda geniş bir alana sahip olabilirim. Bana hangi kitabı okuyacağımı da dikte ederseniz başka bir alan daralır. Şirketi satmam için tehdit etmeye başladığınızda şirket kararı da değişir.
Tek bir özgürlük puanı çıkarmak yerine hangi alanların açık, hangilerinin kapalı, hangilerinin başka birinin keyfine bağlı olduğuna bakmak daha açıklayıcı.
“Özgürlük diye bir şey yok” cümlesini tekrar okuyalım
Biri “özgürlük diye bir şey yok” dediğinde artık bu cümle bana tamamlanmış görünmüyor.
Hangi özgürlük? Kim, neyden özgür? Hangi eylem bakımından? Fiziksel kapasite mi konuşuyoruz, hukuki izin mi, başkasının keyfi kontrolünden uzak olmayı mı, kendi kararını verebilmeyi mi, yoksa metafizik anlamda bütün nedenlerden bağımsız bir iradeyi mi?
“İnsan hiçbir dış etkiden tamamen bağımsız değildir” ayrı bir iddia. “İnsan her istediğini fiziksel olarak yapamaz” ayrı. “Toplumda kurallar bulunduğu için siyasi özgürlük yoktur” yine ayrı. “Kararlarımızın sebepleri bulunduğu için özgür irade yoktur” bambaşka.
Bunların hepsini “özgürlük yok” cümlesine sıkıştırınca düşünce büyümüyor, tersine neyi tartıştığımız belirsizleşiyor.
İki oda testi
İki oda düşünün. Birincisinin kapısı dışarıdan kilitli, ikincisinin kapısı açık. İçerideki iki insan da dışarı çıkmak istiyor.
Dışarı çıkma özgürlüğü bakımından tamamen aynı durumda olduklarını söyleyebilir miyiz?
“İkisi de mutlak anlamda özgür değil” denebilir. Doğru; açık kapılı insan da uçamıyor, zamana tabi, ölümlü ve sınırlı bir bedene sahip.
Bu durumda savunduğunuz cümle “mutlak özgürlük yoktur” oluyor. Bundan “iki insan arasında özgürlük bakımından hiçbir fark yoktur” sonucu çıkmıyor.
Kapısı açık olan kişi dışarı çıkma bakımından daha özgür.
Şimdi kilitli odadaki insana şirket devri zarfını gönderin ve tamamen kendi kararını vermesine izin verin. Açık kapılı insanın başına da birini koyup “şirketi satmazsan ailene zarar veririm” dedirtin.
Bu kez kilitli kişi fiziksel hareket bakımından daha az özgürken şirket kararı bakımından daha özgür olabilir.
Tek bir 0/1 düğmesi bu tabloyu anlatmakta yetersiz kalıyor.
İki dünya düşünelim
İlk dünyada kimsenin korunan alanı yok. Gücü yeten herkes istediği eve girebilir, istediği eşyayı kullanabilir, başkasının bedenine müdahale edebilir, verdiği sözü bozabilir. Önceden tanımlanmış sınırların sayısı çok az.
İkinci dünyada bazı alanlar korunuyor. Başkasının evine istediğiniz an giremiyorsunuz, başkasının bedenini kendi hareket alanınız gibi kullanamıyorsunuz, bazı sözler sizi bağlıyor.
İlk dünyada teknik olarak daha fazla eyleme girişebilirsiniz. Buna karşılık sabah uyandığınızda eşyanızın yerinde kalacağını bilmiyorsunuz. Güçlü biri gelip sizi evinizden çıkarabilir. Dün yaptığınız anlaşmanın bugün hiçbir anlamı kalmayabilir. Birikim yapmak ve uzun vadeli plan kurmak zorlaşır.
İkinci dünyada bazı seçenekleriniz kapalıdır; aynı anda başkalarının size karşı kullanabileceği bazı seçenekler de kapalıdır. Bunun karşılığında kendi hayatınız üzerinde daha istikrarlı bir alan elde edebilirsiniz.
“Hangi dünya daha özgür?” sorusunun cevabı neyi ölçtüğünüze bağlı. Yalnızca “kaç farklı hareket yapabiliyorum?” diye sayarsanız bir sonuç çıkar. “Kendi hayatım üzerinde ne kadar istikrarlı ve başka insanların keyfi müdahalesinden korunmuş kontrolüm var?” diye sorarsanız başka bir tablo görebilirsiniz.
Ben bugün “özgür” kelimesini nasıl anlıyorum?
“Özgürlük, istediğin her şeyi yapabilmektir” tanımı bana artık fazla kaba geliyor. “Hiçbir sınırın bulunmaması” ise insan için uygulanamayacak kadar mutlak. “Başkalarına zarar vermeden istediğini yapmak” ifadesi de özgürlüğün çıplak tanımından çok, özgürlüğün nasıl kullanılacağına ilişkin normatif bir ilke gibi duruyor.
Çalışma tanımı olarak şuna daha yakınım:
Özgürlük, bir failin belirli bir eylem veya hayat alanında, ilgili dış engeller ve özellikle başka faillerin keyfi kontrolü karşısında kendi kararlarını oluşturup uygulayabildiği hareket alanıdır.
Buradaki “belirli” kelimesi önemli. İnsan tek parça bir özgürlük küresi gibi davranmıyor. Bir konuda özgür, başka konuda ciddi biçimde kısıtlı olabilir. Karar vermekte özgür olup uygulamada engellenebilir. Fiziksel olarak serbest olup tehdit altında karar veriyor olabilir. Hukuken izinli olup fiilen erişemeyebilir.
Beni bir odaya kilitleyebilirsiniz. Odadan çıkmakta özgür olmayabilirim. Aynı anda kapının altından gönderdiğiniz şirket devri zarfını okuyup kendi istediğim cevabı verebilirim. Bir özgürlüğüm kısıtlanmışken başka bir özgürlük alanım açık kalabilir.
Bunda mantıksal bir çelişki yok.
Karışıklık, “özgürlük” kelimesini bir yerde kapasite, başka yerde izin, sonra hak, irade, kudret, sınırsızlık veya ahlaki doğruluk anlamında kullanıp bunların sonuçlarını birbirine bağladığımızda başlıyor.
O yüzden bugün biri bana “bir sınırın varsa nasıl özgür olabiliyorsun?” diye sorduğunda doğrudan cevap vermem. Önce soruyu biraz düzeltirim:
Neyi yapmak bakımından, hangi müdahaleden ve hangi anlamda özgürlükten söz ediyoruz?
Bu sorunun cevabı belli olduğunda neyi tartıştığımız da belli oluyor. Geri kalanı çok daha kolay.
