“Fikrî Mülkiyet” Aslında Neden Mülkiyet Değildir?
“Fikrî mülkiyet” tartışmasına doğrudan patentten, teliften veya kopyalamadan başlamak çoğu zaman meseleyi daha en başta karıştırıyor. Çünkü önce “mülkiyet” dediğimiz şeyin ne olduğunu, neden ortaya çıktığını ve hangi sorunu çözdüğünü bilmek gerekiyor. Bir evin, arabanın, tarlanın veya insan bedeninin neden bir karar vericisi olmalı? Bir şeyi ne zaman “benim” diye adlandırabiliyoruz? Başkasının o şeye müdahalesini hangi gerekçeyle engelleyebiliyoruz?
Bu soruların cevabı verilmeden fikirlerin de aynı kategoriye sokulması kolaydır. Bir insan bir roman yazdıysa “roman onun”, bir yöntem bulduysa “yöntem onun”, bir makine tasarladıysa “fikir onun” denir ve konu kapanmış gibi davranılır. Oysa isimlendirme hiçbir şeyi çözmez. Bir şeyin gerçekten mülkiyet konusu olabilmesi için, mülkiyet kurumunu ortaya çıkaran gerekçeyle uyumlu olması gerekir.
Mülkiyet Neden Var?
Dünya üzerinde yalnızca tek bir insanın yaşadığını düşünelim. Etrafında toprak, ağaçlar, su, taşlar ve çeşitli doğal kaynaklar var. İstediği yerde yürüyebilir, istediği ağacı kullanabilir, istediği kaynaktan su içebilir. Yaptığı bir şeye itiraz edecek ikinci bir insan bulunmadığı için ortada toplumsal bir uyuşmazlık da yoktur. “Bu ağaç kimin?”, “Bu baltayı kim kullanacak?” veya “Bu tarlada ne yapılacak?” gibi soruların pratik bir anlamı bulunmaz.
Şimdi dünyada çok sayıda insan yaşadığını, fakat kaynakların sınırsız ve masrafsız olduğunu düşünelim. Bir insan istediği anda yeni bir ev, yeni bir otomobil, yeni bir tarla veya yeni bir yiyecek elde edebilsin. Bir başkasının elindeki şeyi almak için hiçbir sebep kalmazdı. İhtiyacınız olan malı parmaklarınızı şıklatarak ortaya çıkarabildiğiniz bir dünyada başkasının kullandığı belirli bir kaynağın peşine düşmeniz anlamsız olurdu.
Gerçek dünyadaysa iki şart aynı anda mevcut: Birden fazla insan var ve fiziksel kaynaklar sınırlı. Bir elma aynı anda iki insan tarafından bütünüyle yenemez. Bir otomobil aynı anda birbirinden farklı iki yöne götürülemez. Aynı tarla aynı anda birbirini dışlayan iki amaç için bütünüyle kullanılamaz. Bir insanın bedeni de aynı anda birbirine zıt iki iradenin yönetiminde hareket edemez.
Uyuşmazlık tam burada ortaya çıkar. Aynı kıt kaynak üzerinde iki farklı insan farklı kullanım taleplerinde bulunduğunda bu taleplerin ikisini birden gerçekleştirmek mümkün olmaz. Bir kişi elmayı yemek isterken diğeri aynı elmayı satmak istiyorsa, o belirli elmanın ne yapılacağına birinin karar vermesi gerekir.
Mülkiyet, kıt bir kaynak üzerinde kimin karar verme yetkisine sahip olduğunu belirleyen kurumdur. Malik dediğimiz kişi de o kaynağın hangi amaçla kullanılacağına karar veren kişidir. Elmanın maliki onu yiyebilir, satabilir, bağışlayabilir veya çöpe atabilir. Başka insanların elmayla ilgili talepleri olabilir; fakat hepsine aynı anda uyulamayacağı için tek bir karar yetkisinin bulunması gerekir.
Mülkiyetin gerekliliği bu yüzden bir gelenekten, bir devlet kararından veya insanların “sahip olmayı sevmesinden” kaynaklanmaz. Kaynakların kıt olduğu ve insanların aynı kaynak üzerinde farklı talepler ileri sürebildiği bir dünyada uyuşmazlığı çözecek bir kurala ihtiyaç vardır. Doğal hukuk açısından bakıldığında mülkiyet, bu fiziksel gerçeğin üzerine kurulan temel sınırdır.
Kıtlık Ne Anlama Geliyor?
Kıtlık kelimesi burada “pahalı” veya “az bulunan” anlamında kullanılmıyor. Dünyada milyarlarca kalem bulunabilir; yine de önümde duran belirli kalemi siz alıp götürdüğünüzde ben aynı kalemi kullanamam. Denizlerde devasa miktarda su bulunabilir; ama masadaki belirli bardaktaki suyu siz içtiğinizde aynı suyu ben içemem.
Bir şeyi kıt yapan özellik, aynı belirli kaynağın birbirine uymayan iki amaç için aynı anda kullanılamamasıdır. Bu yüzden hava çoğu günlük durumda mülkiyet tartışmasına konu olmaz. Herkes nefes aldığında başkalarının nefes almasını engelleyen bir durum ortaya çıkmaz. Fakat hava bir tüpe doldurulup depolandığında veya belirli bir mekânda kontrol edilen fiziksel bir kaynak hâline geldiğinde konu değişir; çünkü artık belirli bir kaynak üzerinde rakip kullanım ortaya çıkabilir.
Hırsızlıkta uyuşmazlığın sebebi de budur. Telefonunuz çalındığında siz o belirli telefonu kullanma imkânını kaybedersiniz. Bir insanın bedenine zorla müdahale edildiğinde, onun kendi bedeni üzerindeki karar yetkisi başka bir irade tarafından ihlal edilir. Borç veya sözleşme uyuşmazlıklarında da sonuçta kıt malların kime ait olacağı ve kimin kontrolünde bulunacağı tartışılır.
Mülkiyetin bütün ağırlığı burada yatıyor: aynı kıt kaynak üzerinde iki ayrı son karar verici olamaz. “Bu mal hem tamamen A’nın hem tamamen B’nin ve ikisi de birbirinden bağımsız şekilde istediğini yapabilir” dediğiniz anda uyuşmazlığı çözmek yerine kurala dönüştürmüş olursunuz.
İlk Mülkiyet: İnsan Kendi Bedeni Üzerinde Kimden İzin Alır?
Mülkiyetin neden gerekli olduğunu kabul ettikten sonra daha zor soru geliyor: Kimin hangi malın maliki olduğunu nasıl belirleyeceğiz?
En yakın kıt kaynak insanın kendi bedenidir. Bir insanın bedeni yalnızca bir tanedir ve aynı anda birbirine zıt iradeler tarafından bütünüyle yönetilemez. Bir kişi yürümek isterken başka biri onun bedeninin oturmasını isteyebilir. Bir kişi elleriyle çalışmak isterken başka biri aynı ellerin başka bir işte kullanılmasını talep edebilir. Bu taleplerin hepsinin aynı anda gerçekleşmesi mümkün değildir.
Bedeni üzerinde en doğrudan ve sürekli bağa sahip olan kişi, o bedenin kendisidir. İnsan nereye gideceğine, ne yiyeceğine, ellerini hangi işte kullanacağına, ne söyleyeceğine ve hangi faaliyette bulunacağına kendisi karar verir. Bunun tersini kabul ettiğimiz anda başka bir insanın veya grubun onun bedeni üzerinde kısmi ya da tam sahiplik iddiasını kabul etmiş oluruz.
Bir insanın bedeninin başka birine ait olduğunu söylersek hemen şu sorular çıkar: Neden o kişiye ait? Hangi objektif bağ bu yetkiyi ona verdi? Bedenin yüzde kaçı ona ait? Bir grubun tamamına aitse kararlar nasıl alınacak? Çoğunluk insanın bedenini hangi amaçla kullanacağına karar verebilir mi?
Bu soruların keyfî olmayan bir cevabı yoktur. İnsan kendi bedeni üzerinde ilk ve doğrudan karar vericidir. Doğal hukuk açısından öz sahiplik, daha sonraki bütün mülkiyet ilişkilerinin başlangıç noktasıdır. Kendi bedeniniz üzerinde karar veremiyorsanız emek harcamaktan, sözleşme yapmaktan, mal edinmekten veya herhangi bir özgür eylemden söz etmek de güçleşir.
Sahipsiz Kıt Kaynak Nasıl Birinin Malı Olur?
İnsan bedeni dışındaki kaynaklarda başlangıç sorusu farklıdır. Doğada hiç kimsenin kullanmadığı bir elma, boş duran bir toprak parçası veya sahipsiz bir ağaç düşünelim. Bunların daha en baştan belirli bir kişiye ait olduğunu söylemek için bir gerekçe gerekir. Dünyanın öbür ucunda yaşayan ve o kaynakla hiçbir ilişkisi bulunmayan bir insanın, yalnızca “Benim” diyerek orada hak sahibi olduğunu kabul etmek mümkün değildir.
Sahipsiz kıt kaynakla insan arasında mülkiyet bağı kuran şey, ilk fiilî sahiplenmedir. Ağaçtaki sahipsiz elmayı ilk kez dalından koparıp kendi hâkimiyetine alan kişi, o elma üzerinde başkalarından daha güçlü ve objektif bir hak iddiasına sahiptir. Başka biri daha sonra gelip “Ben de bu elmayı istiyorum” dediğinde onun talebi daha eski bir hak yaratmaz.
Aynı düşünce araziye de uygulanabilir. Hiç kimsenin kullanmadığı bir toprak parçasını fiilen işleyen, üretime açan veya belirgin şekilde kendi kullanım alanına sokan ilk kişiyle o kaynak arasında bir sahiplik bağı kurulur. Burada yalnızca uzaktan bakıp “Bu alan benim olsun” demek yeterli olmaz. Sahiplenmenin gözlemlenebilir bir kullanım, dönüştürme veya hâkimiyet ilişkisiyle ortaya çıkması gerekir.
Bunun sebebi basittir. Sahipsiz kaynağa ilişkin bir çatışmada önceki kullanıcının hakkını tanımaz ve sonradan gelen kişinin aynı iddiayı eşit sayarsak hiçbir mülkiyet güvende kalmaz. Bugün siz bir kaynağı kullanırsınız, yarın başka biri gelip yalnızca daha güçlü olduğu veya daha çok istediği için sizin kullanımınızı ortadan kaldırabilir. Böyle bir kural uyuşmazlığı çözmez; güç yarışını kalıcılaştırır.
Mülkiyet Nasıl El Değiştirir?
Bir mal meşru biçimde birinin mülkiyetine girdikten sonra o kişi malıyla ne yapacağına karar verebilir. Kullanabilir, saklayabilir, bağışlayabilir veya başka bir mal karşılığında devredebilir. Buradan gönüllü alışveriş doğar.
A’nın bir balığı, B’nin bir ekmeği olsun. A ekmeği balıktan daha değerli buluyor, B de balığı ekmekten daha değerli görüyorsa mallarını değiştirebilirler. İki taraf da kendi iradesiyle kabul ettiği için mülkiyet rıza yoluyla el değiştirir. Kimse diğerinin malına zorla el koymaz.
Bu nokta mülkiyetin başka bir temel özelliğini gösterir: başkasının malı üzerindeki yetki ya o mal üzerindeki daha eski ve meşru bir sahiplikten gelir ya da malikin gönüllü devrinden. Bunların dışında kalan yol zorlamadır. Bir insanın rızası olmadan onun malı üzerinde yetki kurmaya kalktığınızda artık alışverişten veya gönüllü devirden söz edemezsiniz.
İlk Saldırı Nedir?
Mülkiyet sınırlarının anlamlı olabilmesi için başka insanların bu sınırlara müdahale etmemesi gerekir. Bir insanın telefonunu zorla almak, evine izinsiz girmek veya bedenine rızası dışında müdahale etmek bu sınırın ihlalidir. Saldırı yalnızca fiziksel şiddet anında ortaya çıkmaz; ciddi ve yakın zor tehdidi de aynı işlevi görür.
Sözleşmenin ihlali de bazı durumlarda mülkiyet sorununa dönüşebilir. İki kişi mallarını karşılıklı olarak devretmek üzere anlaşmışsa ve taraflardan biri karşı tarafın malını aldığı hâlde kendi taahhüt ettiği devri gerçekleştirmiyorsa, karşı tarafın rızasının şartını bozmuş olur. Gönüllü ilişki ile saldırı arasındaki fark burada belirgindir: birinde taraflar kendi mülkiyetleri üzerinde rızalarıyla işlem yapar, diğerinde bir insanın mülkiyet alanına onun rızası dışında müdahale edilir.
Doğal hukuk açısından “ilk saldırı”nın yasaklanması mülkiyetin ayrı bir eki değildir; mülkiyetin diğer yüzüdür. “Bu malın sahibi sensin” deyip aynı anda “başkaları sen istemesen de malını kullanabilir” demek kendi içinde çelişir. Malik olmak, başkalarını o belirli kıt kaynağın kullanımından dışlayabilmek anlamına gelir.
Bu yüzden herhangi bir uyuşmazlıkta ilk soru “Kim daha faydalı bir sonuç üretir?” veya “Kim daha çok emek verdi?” olmamalıdır. Önce hangi kıt kaynağın kime ait olduğu ve kimin bu sınıra ilk müdahaleyi yaptığı belirlenmelidir. Fayda hesabı, daha önce var olan mülkiyet sınırını istediğimiz sonuca göre değiştiren sihirli bir gerekçe değildir.
Şimdi Fikrî Mülkiyete Gelebiliriz
Mülkiyetin neden ortaya çıktığını, kıtlığın ne anlama geldiğini, öz sahipliği, ilk sahiplenmeyi, gönüllü devri ve ilk saldırıyı kurduktan sonra “fikrî mülkiyet” sözüne daha sağlıklı bakabiliriz.
Soru artık çok açık: Bir fikir, yöntem veya bilgi, yukarıda anlattığımız fiziksel mallar gibi kıt bir kaynak mıdır? Eğer öyleyse aynı mülkiyet kurallarını uygulamak için elimizde bir sebep vardır. Eğer aynı yapıya sahip değilse, fikir üzerinde kurulan hakkın başka insanların fiziksel mülkiyetiyle ne yaptığını ayrıca incelemek gerekir.
Bir Fikir Kullanıldığında Kim Ne Kaybediyor?
Örneği ateş üzerinden kuralım. A kişisi doğadaki bazı malzemeleri belirli biçimde kullanarak ateş yakılabildiğini keşfediyor. Hangi malzemenin nasıl bir araya getirileceğini, hangi hareketin ateşi ortaya çıkardığını öğreniyor. Bu yöntem artık A’nın zihninde bulunan bir bilgidir.
B kişisi A’nın yaptığını görüyor ve yöntemi anlıyor. Daha sonra kendi bulunduğu bölgede kendi topladığı malzemeleri kullanarak aynı şekilde ateş yakıyor. B’nin eylemi sonucunda A’nın hangi kıt malı eksildi?
A’nın odunu hâlâ onda. Kullandığı taş veya araçlar hâlâ onda. Bedeni üzerindeki hâkimiyeti devam ediyor. Ateş yakma bilgisini de unutmuş değil. İsterse aynı yöntemi tekrar tekrar kullanabilir. B’nin aynı bilgiyi öğrenmesi A’yı o bilgiden mahrum bırakmıyor.
Fiziksel bir malda gördüğümüz yapı burada yok. B, A’nın elmasını almış olsaydı A elmayı kaybederdi. A’nın baltasını götürseydi A baltayı kullanamazdı. Fakat yöntemi öğrenmesi A’nın aynı yöntemi kullanma imkânını ortadan kaldırmıyor. İki insan aynı bilgiyi kendi ayrı fiziksel kaynaklarında eşzamanlı olarak uygulayabiliyor.
Ateş örneğinin gösterdiği mesele, bilginin değersiz olması değildir. Ateş yakma bilgisi son derece değerli olabilir. Konu değer değil, rakip kullanımdır. Bir insanın bilgiyi kullanması diğerinin aynı bilgiyi kullanmasını fiziksel olarak engellemiyorsa, klasik mülkiyetin çözmek üzere ortaya çıktığı kıt kaynak çatışması fikirde aynı biçimde oluşmaz.
Fikir Üzerinde Hak İddiası Başkasının Malına Uzanınca
Şimdi A’ya şu yetkiyi verdiğimizi düşünelim: “Ateş yakma yöntemini ilk sen bulduğun için başkaları bu yöntemi ancak sen izin verirsen kullanabilir.” İlk bakışta A’nın “fikrini korumuş” oluyoruz. Fakat kuralı uygulamaya geçirdiğimizde korunan şeyin sınırı değişiyor.
B kendi odununu, kendi aracını ve kendi bedenini kullanarak ateş yakmak istediğinde A onu engelleyebiliyor. A’nın hakkı artık A’nın odunu veya araçları üzerinde durmuyor; B’nin odununun ve bedeninin hangi biçimde kullanılacağını belirlemeye kadar uzanıyor.
Bu durumda B’nin fiziksel mallarının sahibi kim? Eğer gerçekten B ise, A’nın daha sonra bulduğu yöntem B’nin önceden var olan kullanım yetkisini hangi yolla küçülttü? A, B’nin odununu ilk sahiplenen kişi değildi. B odunu A’dan devralmadı. Aralarında B’nin kullanımını sınırlayan bir sözleşme de yok. Tek yeni olay, A’nın daha önce bir bilgiye ulaşmış olması.
İşte fikrî mülkiyetin temel çelişkisi burada başlıyor. Mülkiyeti koruma iddiasıyla yola çıkıp, başka insanların daha önce edinilmiş fiziksel mülkiyetlerinin kullanım alanını daraltıyoruz. Fikir sahibine yeni bir “hak” verebilmek için fiziksel malikin eski hakkından bir parça alıyoruz.
“İlk Ben Buldum” Başkasının Malı Üzerinde Hak Yaratır mı?
Bir şeyi ilk bulan insanın piyasa içinde avantaj kazanması son derece normaldir. Ürünü ilk o sunar, yöntemi en iyi o biliyor olabilir, müşterileri ilk o toplar, rakipler daha ne olduğunu anlamaya çalışırken üretime çoktan başlamıştır. Fakat bunların hiçbiri başka insanların malları üzerinde mülkiyet hakkı değildir.
A kahve makinesinin nasıl üretileceğini ilk kez bulmuş olsun. B daha sonra yöntemi öğrenip kendi metali, kendi elektriği, kendi işgücü ve kendi atölyesiyle kahve makinesi üretsin. A’nın mevcut makineleri yerinde duruyor. B’nin üretimi A’nın fiziksel malını elinden almıyor. Ortaya çıkan şey rakiptir.
“Ben önce yaptım, bundan sonra aynı yöntemi başkası kullanamasın” talebi kabul edildiğinde ilk olmanın doğal piyasa avantajı, zorla korunan bir ayrıcalığa dönüşür. Artık rakibin sizi geçmesini daha iyi ürün, daha düşük fiyat veya daha verimli üretimle engellemeniz gerekmez; rakibin belirli eylemlerini hukuk yoluyla yasaklatabilirsiniz.
Fikrî Mülkiyet İlk Saldırıyı Kimden Başlatıyor?
Ateş örneğindeki B’ye bakalım. Kendi malzemesiyle, kendi alanında, A’nın hiçbir fiziksel malına dokunmadan ateş yakıyor. A’nın bedenine müdahale etmiyor. A’yla yaptığı bir sözleşmeyi bozmuyor. Buna rağmen A’nın fikrî hakkını tanıyorsak B’nin durdurulması gerekir.
B gönüllü olarak durmazsa kuralın uygulanabilmesi için zor kullanılır. B’nin ateşi söndürülür, üretimi engellenir veya yaptırım tehdidiyle karşılaşır. Böylece A’ya yönelik herhangi bir fiziksel saldırı başlatmamış olan B’nin kendi mülkiyet alanına müdahale edilmiş olur.
“Fikrimi koruyorum” ifadesi bu sıralamayı değiştirmez. A’nın kıt malı B tarafından alınmamışsa ve B herhangi bir sözleşmeyi ihlal etmemişse, fiziksel zoru ilk çağıran taraf A’dır. Bu yüzden fikrî mülkiyetin uygulanması, mülkiyeti koruma adına başkasının fiziksel mülkiyetine ilk müdahaleyi meşrulaştırmak zorunda kalır.
Özel mülkiyet ilkesini ciddiye aldığımızda bu ağır bir çelişkidir. “B kendi malının sahibidir” deyip hemen ardından “Ama A’nın fikri yüzünden kendi malını şu biçimde kullanamaz” demek, B’nin mülkiyetini şartlı hâle getirir. B’nin malı artık yalnızca B’nin değil; daha sonra fikir üreten insanların da dolaylı kontrol alanına girmiş olur.
Teşvik Kaygısı Mülkiyetin Tanımını Değiştirir mi?
Bu noktada en sık gelen itiraz şudur: “Fikirler korunmazsa kim yeni şeyler üretecek?” İnsanların yeni ürünler geliştirmesi, roman yazması, yöntem bulması veya yatırım yapması elbette önemlidir. Fakat arzu ettiğimiz bir ekonomik sonuç, bir şeyi kendiliğinden mülkiyet konusu hâline getirmez.
Eğer bir kavramın mülkiyet olup olmadığını “böyle yaparsak faydalı sonuç çıkar mı?” sorusuyla belirlersek mülkiyet sınırını her durumda istediğimiz sonuca göre değiştirebiliriz. Birinin malını başka birine vermenin toplam üretimi artıracağını düşünüyorsak bunu da aynı yöntemle meşrulaştırmak mümkün hâle gelir. Böyle bir yaklaşımda artık hak sabit değildir; fayda hesabına göre verilen geçici izne dönüşür.
Doğal hukuk açısından önce mülkiyet sınırı belirlenir, sonra insanlar kendi mallarıyla istedikleri sonuçlara ulaşmaya çalışır. Bir insan yeni fikirlerin üretilmesini istiyorsa kendi malını, parasını ve emeğini bu yönde kullanabilir. Başka insanlarla gönüllü biçimde ortaklık kurabilir, sanatçıya ödeme yapabilir, araştırmaya yatırım yapabilir veya sözleşmeler oluşturabilir. Arzu edilen sonucu elde etmek için başkasının malı üzerindeki yetkiyi yeniden tanımlamak gerekmez.
İlk Olmanın Avantajı Zaten Vardır
Bir fikri ilk kez uygulayan kişi tamamen savunmasız değildir. Tam tersine doğal bir zaman avantajına sahiptir. Rakiplerin yöntemi görmesi, anlaması, gerekli fiziksel kaynakları toplaması, üretimi organize etmesi ve ürünü piyasaya sürmesi zaman alır. İlk üretici bu süre boyunca tek veya az sayıdaki üreticiden biri olabilir.
Bu dönemde gelir elde eder, marka oluşturur, müşteri toplar, üretim deneyimi kazanır ve bir sonraki adım için sermaye biriktirebilir. Rakip geldiğinde ise rekabet başlar. Rakip aynı fikri daha ucuza veya daha kaliteli uygulamaya çalışır. İlk üretici de avantajını korumak için yeniden geliştirmek zorunda kalır.
Bu süreç üretimin düşmanı değildir; rekabet dediğimiz şey tam olarak budur. Kahve makinesi, kalem, elektrik süpürgesi, bulaşık makinesi veya günlük hayatta kullandığımız sayısız ürünün arkasında bir yöntem ve fikir vardır. Aynı temel fikri birden fazla üreticinin kullanabilmesi, insanların bu ürünleri üretmekten vazgeçmesine yol açmaz. Üreticiler fiyat, kalite, dayanıklılık, hizmet ve başka özellikler üzerinden yarışır.
Fikrî Mülkiyet Olmadığında Ne Kazanılır?
Buraya kadar “koruma olmazsa üretim durur” endişesine baktık. Soruyu ters yönden sormak da gerekir. Aynı fikri kullanmak isteyen insanların zorla engellenmediği bir düzende ne olur?
Bir üretici, başka birinin iznine ihtiyaç duymadan kendi malını ve emeğini kullanarak piyasaya girebilir. Bu, aynı ihtiyaca cevap vermek isteyen daha fazla insanın üretim yapabilmesi anlamına gelir. Daha fazla üretici aynı müşterinin tercihine talip olduğunda fiyat ve kalite üzerindeki baskı artar.
A bir ürünü çok yüksek fiyattan satıyorsa B daha düşük fiyatla müşteri çekmeye çalışabilir. A’nın ürünü kalitesizse B daha iyisini üretebilir. A müşteri hizmetinde kötü davranıyorsa B buradan avantaj sağlayabilir. A’nın üstünlüğü devletin rakipleri dışarıda tutmasına değil, müşterilerin onu seçmeye devam etmesine bağlı hâle gelir.
Bu durum üreticiyi sürekli olarak rahatlığından çıkarır. Rakibin yarın aynı temel fikri daha iyi uygulayabileceğini bildiği için fiyatını, kalitesini ve üretim yöntemini sürekli gözden geçirmek zorunda kalır. Bir kez fikir bulup uzun süre hukukî korumanın arkasına saklanma imkânı azalır.
Aynı zamanda üretim imkânı tek bir hak sahibine ayrılmadığı için başka insanların da refahını artırma şansı doğar. B, C ve D aynı yöntemi kendi mallarıyla uygulayıp müşteriye hizmet sunabilir. Bir kişinin zenginleşmesini garanti etmek için diğer insanların üretim yapması zorla engellenmez.
Fikrî mülkiyet lehine “teşvik” hesabı yapılırken çoğu zaman yalnızca korunan kişinin teşviki görülür. Oysa ona dışlama yetkisi vermek, aynı anda diğer bütün potansiyel üreticilerin o fikri kullanma teşvikini azaltır. Bir kişiyi korurken kaç başka insanın üretim imkanını kapattığınızı hesaba katmadan yalnızca ilk kişinin motivasyonunu ölçmek eksik bir değerlendirmedir.
İmtiyaz Nasıl Ortaya Çıkıyor?
Ateş yakma yönteminin yalnızca A’nın izniyle kullanılabildiği bir toplum düşünelim. B kendi odunuyla ateş yakmak istediğinde engelleniyor. C de engelleniyor. D de engelleniyor. Ateş yakma hizmeti almak isteyen herkes A’nın belirlediği şartlara yaklaşmak zorunda kalıyor.
A’nın piyasadaki konumu artık yalnızca daha iyi hizmet vermesinden kaynaklanmıyor. Rakiplerin aynı yöntemi kullanmasının zorla engellenmesinden de besleniyor. Bu, piyasa içinde kazanılan bir üstünlükten farklıdır. Normal rekabette rakip daha iyi ürünle sizi geçmeye çalışabilir. İmtiyaz altında rakip daha müşteriye ulaşmadan belirli bir üretim yolundan men edilir.
Bu durumun fiyat ve kalite üzerindeki yönü de şaşırtıcı değildir. Rakibin daha ucuza üretmesinin önü kapatıldığında hak sahibi üzerindeki fiyat baskısı zayıflar. Rakibin daha kaliteli ürünle müşteri çekmesi mümkün olmadığında kalite baskısı da azalır. Fikrî münhasırlık hak sahibine avantaj sağlarken diğer üreticilerin ve tüketicilerin seçeneklerini daraltır.
Burada “tekel” kelimesini bütün bir sektörün tek şirket tarafından kontrol edilmesi anlamında kullanmaya gerek yok. Belirli bir yöntem veya fikrin kullanımının zorla tek bir hak sahibinin iznine bağlanması, o kullanım alanında hukukî bir imtiyaz yaratır. İnsanların kendi mallarıyla yapabildiği bir eylem, fiziksel bir saldırı meydana gelmediği hâlde dışarıdan yasaklanır.
Sözleşme Başka, Fikrî Mülkiyet Başka
Bir insan bulduğu yöntemi gizli tutmak istiyorsa bunu yapabilir. Bilgiyi açıklamak zorunda değildir. Üretim alanına yabancıları sokmayabilir, yöntemini yalnızca belirli insanlarla paylaşabilir veya bilgi verirken şart koyabilir.
A, B’ye “Bu üretim yöntemini sana göstereceğim; sen de başkasına aktarmayacağını kabul edeceksin” diyebilir. B bu şartı kabul ederse aralarında gönüllü bir sözleşme doğar. B daha sonra sözünü bozarsa mesele fikrin kendisinin mülk olmasından çok, tarafların rızayla kurduğu ilişkinin ihlali olur.
Fakat C aynı yöntemi kendi başına keşfetmişse veya A’yla hiçbir sözleşme yapmamışsa A’nın B ile yaptığı özel anlaşma C’nin malları üzerinde yetki doğurmaz. Sözleşmenin sınırı onu kabul eden taraflardır. Fikrî mülkiyet ise hak sahibiyle hiçbir sözleşmesi bulunmayan üçüncü kişilerin eylemlerini de sınırlandırmaya çalışır.
Rızaya dayalı bir sözleşmeyle toplumun tamamına karşı ileri sürülen dışlama hakkını aynı şey gibi görmek, gönüllü ilişki ile zorlamayı birbirine karıştırır.
Marka Meselesi Neden Ayrı?
Patent ve telifle marka konusunu aynı gerekçeyle ele almak da doğru olmaz. Bir üretici kendi malını başka bir şirket üretmiş gibi göstererek müşteriye satarsa burada tüketici ürünün kaynağı konusunda yanıltılmış olabilir.
Müşteri A şirketinin ürününü satın aldığını düşünerek para ödüyor, fakat gerçekte B’nin ürününü alıyorsa hangi alışverişe rıza gösterdiği sorunu ortaya çıkar. Bu, bir insanın kendi malıyla öğrendiği üretim yöntemini uygulamasından farklı bir uyuşmazlıktır. Burada üçüncü kişiye karşı verilen yanlış bilgi ve sözleşmenin içeriği tartışılır.
Sonuç: Fikir Mülkiyeti mi, Başkasının Malına Yetki mi?
Mülkiyet, kıt kaynakların bulunduğu bir dünyada aynı kaynak üzerinde ortaya çıkabilecek çatışmaları çözmek için gereklidir. İnsan kendi bedeni üzerinde karar verir. Sahipsiz kıt kaynak ilk fiilî sahiplenmeyle birinin mülkiyetine girebilir. Mülkiyet daha sonra gönüllü devir ve sözleşmeyle el değiştirebilir. Bu sınırları rıza olmadan aşmak ilk saldırıdır.
Fikirler aynı fiziksel yapıya sahip değildir. Bir insanın bir yöntemi kullanması, başkasının aynı yöntemi kullanma imkânını ortadan kaldırmaz. Ateş yakma yöntemini B’nin öğrenmesi A’nın zihnindeki bilgiyi silmez. A yine aynı bilgiyi kullanabilir; B de kendi mallarında uygulayabilir.
Fikrî mülkiyet tam burada mevcut mülkiyet düzenine yeni bir yetki ekler. A’ya, B’nin daha önce sahip olduğu kıt malları nasıl kullanacağı konusunda söz hakkı verir. Bu yetki ilk sahiplenmeden gelmez, gönüllü devirden gelmez ve çoğu durumda taraflar arasındaki bir sözleşmeden de gelmez. Kaynağı, A’nın daha önce belirli bir bilgiye ulaşmış olmasıdır.
B kendi malını kullanırken A’nın hiçbir kıt malına saldırmıyorsa, B’yi durdurmak için zor kullanmak ilk fiziksel müdahaleyi B’ye yöneltmek anlamına gelir. “Mülkiyeti koruma” adına fiziksel malikin kullanım alanını daraltmak fikrî mülkiyetin temel çelişkisidir.
Teşvik kaygısı bu çelişkiyi ortadan kaldırmaz. Arzu edilen ekonomik sonuç için insanların kendi mallarıyla gönüllü biçimde hareket etmesi mümkündür. İlk üretici zaten zaman, deneyim ve piyasa avantajına sahiptir. Daha sonra rakiplerin aynı fikri kullanması rekabeti, fiyat baskısını ve kalite yarışını doğurur.
Fikrî münhasırlığın kaldırılması da yalnızca “hak sahibinden bir şey almak” şeklinde okunamaz. Başka insanların kendi mallarıyla üretim yapmasının önündeki zorlayıcı engel kalkar. Daha fazla insan aynı bilgiyi deneyebilir, geliştirebilir, daha ucuz veya daha kaliteli biçimde uygulayabilir. Bir kişinin ayrıcalığını korumak için diğer insanların üretim imkânı kapatılmaz.
Sonunda cevaplanması gereken soru oldukça sade kalıyor: Bir insanın zihninde ortaya çıkan bilgi, başka bir insanın daha önce meşru biçimde edindiği kıt mal üzerinde ona hangi hakla karar yetkisi veriyor?
“Ben önce buldum”, “çok emek verdim” veya “böyle korunmazsa daha az kazanabilirim” cevapları bu yetkinin kaynağını göstermiyor. Değer, emek ve ekonomik teşvik ayrı tartışmalardır. Mülkiyet ise kıt kaynak üzerindeki meşru karar yetkisiyle ilgilidir.
Bir fikri korumak için başkasının kendi malını kullanmasını zorla engellemek gerekiyorsa, korunmakta olan şey yalnızca fikir değildir; fikir sahibi adına başkasının fiziksel mülkiyeti üzerinde kurulmuş bir imtiyazdır.
